Online
Mesaj Sayısı: 1595
Konu Sayısı: 168
Cinsiyet:
Nerden: İstanbul
Üye ID: 5488
|
Pişmanlık ve tevbe büyük nimettir...
Basra’da kendi halinde yaşayan bir mümin… Bu mümin aynı zamanda Cüneyd–i Bağdadi hazretlerinin müritlerindendi. Bir gün pazarda alışveriş yaparken güzel bir kadınla karşılaşır, kadının güzelliğine kapılır ve tekrar tekrar kadına bakar. Kadın gözden uzaklaşınca pişman olur, tövbe istiğfarda bulunur. Akşama eve geldiğinde hanımı der ki: "Efendi bugün yüzünüzü kararmış görüyorum, bunun sebebi nedir?" Adam aynanın karşısına geçer ve hakikaten yüzünün kararmış olduğunu görür. Neden bu hâle geldiğini düşünür ve kadına baktığı için olduğunu anlar. Adam perişandır. Derhal inzivaya çekilir, günlerce gözyaşı döker, günahının affı için Allah–ü Teâlâ'ya yalvarır. Bir türlü kalbi mutmain olmaz. Bağdat'a gidip Cüneyd–i Bağdadi hazretlerini ziyaret etmeye karar verir. Uzun bir yolculuktan sonra Bağdat'a ulaşır ve Şeyhinin kapısını çalar. Selâm, hâl, hatır sorduktan sonra Cüneyd–i Bağdadi hazretleri: "Ya Abdullah, sen pazarda günah işle, biz Bağdat'ta istiğfar edelim öyle mi," diye müridine takılır. Cüneyd–i Bağdadi hazretlerinin bu sözü adamı hem şaşırtmış, hem de utandırmıştır. Cüneyd–i Bağdadi hazretleri: "Pişmanlık, tevbe büyük nimettir. Kalbin imdadı olmadan uzuvların dinin emrine uyması çok güçtür. Büyüklerin sevgisi olmayınca kalbin imdadı olmaz. Bunları yapmak ancak Allah adamlarının işidir."
ALLAH İÇİN İYİ ŞEYİ İKRAM EDİN
Bir zaman şöhreti dört bir yana yayılmış bir Şeyh Efendi vardı. O kadar büyük şöhret sahibi idi ki, talebeleri ve müritlerinin sayısı bilinmezdi. Aradan yıllar gelip geçti. Bir gün adamın biri Bağdat'ta bir dükkândan alışveriş yapmış, elinde aldığı malzemelerle sokağa çıkmıştı ki, üstü başı perişan, iki büklüm bir ihtiyarla karşılaştı. Bir anda göz göze gelen bu iki insan, birbirlerini tanır gibi oldu. Adam bu perişan kılıklı ihtiyarı nereden tanıyorum diye düşünürken, ihtiyar; "evladım elindekileri taşımada sana yardım edeyim" dedi. Bu ses… Evet dedi adam, bu yıllar önce dergahında eğitim aldığı Şeyh efendiden başkası değildi. Adam şaşkındı… Yanılmış olmamak için tekrar tekrar baktı, Evet gördüğü o zat, şeyh efendiden başkası değildi: "Siz falan zat değil misiniz?" diye sordu. "Evet benim, sen de falancasın." "Hocam kusura bakmayın, çok merak ettim, bu hallere nasıl düştünüz?” "Benim hâlim ibretliktir. Benim başıma geleni herkes bilsin ve ona göre ayağını denk alsın. Bir gün dergâha misafir gelmişti. Yemekte balık vardı. Misafire ikram etmeden önce balığın iyi taraflarını bana ayırdılar, kılçıklı tarafını da misafire verdiler. Ben saf balıketini, misafirde kılçıklı tarafını yedi. İşte başıma ne geldiyse bundan sonra geldi. Mümin, mümin kardeşini kendisine tercih edecek. Elinizde ki ikramlık şeylerin iyisini Allah için verin. Vermeyen benim gibi cezasını çeker."
ŞARAPLAR ŞERBET OLDU
Bir zamanlar içkiye mübtelâ olan gençler, yanlarına yiyecek ve içkilerini alarak, kıra içki içmeye giderler. Yollarının üzerinde Hasan Sezâî hazretlerinin dergâhı bulunmaktadır. Tevafuk bu ya, tam dergâhın önünden geçerken Sezâî Hazretleri ile karşı karşıya gelirler: "Evlâtlar, nereye gidiyorsunuz. Şu kaplarınızda ne var, taşımakta zorlanıyorsunuz," diye sorar. Gençler şeyh efendiden utandıklarından hakikati gizlerler, işi şakaya dökerek içlerinden biri: "Hocam! Kıra gezmeye gidiyoruz. Kaplarımızın içinde şerbet var," derler. Hasan Sezâî hazretleri tebessüm ederek: "Hayırlı olsun evlâtlarım" der. Gençler oradan ayrılıp giderler. Varacakları yere varıp sofralarını kurarlar. Kaplarını ortaya koyup içki içmeye başladıklarında, şaşkınlıktan dillerini yutacak duruma düşerler. O da ne kaplarının içindeki şarapların hepsi şerbet olmuştur. Bir yanlışlık mı var diye, bütün kapları kontrol ederler ve anlarlar ki, şaraplar şerbete dönüşmüş. Bu durum ile yolda karşılaştıkları Sezaî hazretlerinin bir alakası olduğunu anlarlar. Büyük zâtın bir kerameti olduğunu anlayıp, tövbe ederler.
|